Neyseki rüyaymış, ve neyseki gerçek eski usül rüyalardan. Kontrol etmek istemiyorum rüyalarımı, hayatımı uzatmak istiyorsam rüya terapilerine abone olmamı söylemişti Figen, iyi niyetinden söylüyor bunu belli ki ama fazlaca karışıyor yaptıklarıma. Bir de şimdilerde ilişkiler çok gergin, şu yeni kadın tarikatı erkeksiz de bir dünyanın mümkün olduğu mantığını bu derece uygulama yanlısı girişimlerde bulunmaya başladığından beri kadınlar daha narin oldu, biliyorlar belki hayatın müşterek olduğunu, kokularımıza ve tenlerimizin o farklılığına muhtaç olduğumuzu ama bu seçenek ortaya çıktığından beri hoşgörüye az rastlanır oldu.
Rüyamda çekip gidiyordu bütün kadınlar o kendileri için kurguladıkları adalara, ve hiç biri birkaç zaman önce aşkla bakan gözleriyle bakmıyordu artık. Çatık kaşlıydılar. Onun önüne geçtim, durmasını söyledim ama nafile, beni itti, sonra sarıldım ona, birdenbire kanamaya başladım, ona dokunduğum her yerim kanıyordu, artık erkeğin kadına dokunması imkansız olmuştu ve ben canımın acısıyla değil bu ihtimalin acısıyla bağırarak uyandım.
Beni yatıştırmak için o kurmaca rahatlatma kapsülünü devreye sokuyor, beni kaplayan o fazlaca oksijen ve gevşetici gazlarla dolu ortam hoşuma gitmiyor, elimi uzatıp tüm bu oluşumu çalışır kılan “çip”i söküyorum yerinden. Sistem devre dışı kalıyor ama ortama yayılan gazın odanın hava dengesini bozduğu uyarısında bulunan tiz siren daha çok sinirlerimi bozuyor. Bu her şeye çözüm organik kapsüller ve çipler el ele vermiş hayatımı daha da çekilmez kılıyor.
Sinir bozukluğuyla aklıma hayatın tüm bu kolaylıklarını nasıl meydana getirildiğini heyecanla anlatan Erdem’in konuşmaları geliyor. Erdem geçen ay aşırı dozda uyuşturucu gaz nedeniyle öldü. Onu bulduklarında organik kristal ekranında porno görüntüler ve sesler eşliğinde kapsülüyle birlikte evinin içinde süzülmekteymiş, polis de çevrede yaşayan insanlara duyarsızlık bildirgesinde bulunarak O’nu götürmüş.
Erdem, bu tip teknolojilerin hayatımıza girmesinde önemli rol oynayan bir şirkette çalışıyordu. 2052’de insanlığın kurtulduğuna inanılarak büyük kutlamalar yapıldı. Gerçekten de kutlanacak bir başarıydı bu. Yüzyıllardır kullanılan kauçuk, beton, pişmiş toprak, metal gibi malzemelere ihtiyaç duyulmayacak, artık zaten ortamda bulunan gazların kuvvetli bağlarla bir arada bulunmasıyla mekanlar ve nesneler oluşacaktı. Bu mekan ve nesnelerin renkleri, işlevleri ve biçimleri de ufak bir organik birim ve üzerine yerleştirilen plug-in çipler sayesinde belirlenecekti. Birde ortama sağlanacak bazı ek gazların oluşması ve imha edilmesi için bakteriler kullanılıyordu. Dna’ları kontrol altında tutulan bu bakteriler sadece istenileni yapıyorlardı. Kontrolden çıkmaları da söz konusu değildi çünkü hepsi birinci işlevlerinden sonra kendilerini yok etmeye programlıydı.
Acele ile hala eski sistem giyiniyor olduğumuza da şükrederek pantolon ve gömleğimi giyiyorum, tabii ki ayakkabılarımı da. Yeni teknoloji bu sektörlere de girdi ancak hala maliyetleri çok yüksek olduğundan kullanılması yaygınlaşmadı. Ama o yeni tip giysileri giyenler tabiî ki insanlık tarihinin bilindik şekilde tekrarıyla bir üst toplum katmanı haline geldiler.
Şimdi evden çıkma zamanı, lanet teknolojiyi burada es geçemeyeceğim, çıkış kapısından geçtiğim anda kapsülüm beni çevreliyor. Artık yazlar her sene daha sıcak olmaya başladı. Bir zamanlar Amerika’nın Kyoto protokolünü imzalamamasından kaynaklanan bu gidişatın sonuçları yavaş yavaş kendini belli ediyor. Birkaç yıl önceki kasırga ile özgürlük anıtlarını, şehrin yarısını ve 4.000.000 insanı kaybetmeleri, o protokolü imzalamamış olmalarının bir bedeli olsa gerek.
Aslında bu ulaşım kapsülleri herhalde teknolojinin en büyük nimetlerinden, uçmak denen o tutkuyu toz tanecikleri kadar rahat yapıyor olmamız çok güzel. Yaralanma riski yok, tabii ki çipi yerinden sökmek gibi bir şey yapılmazsa, aklımdan her şeyden, bu yeni dünyadan kaçmanın, rahatlamanın en iyi yöntemi olarak bu geliyor, çipi sökmek.
Organik kristal ekrandan Beyoğlu nu tarif ediyorum, o korunmuş, yalıtılmış dünyanın önemli kültür akslarından biri olarak tescil edilen İstiklal caddesini. Eskiden korunmuş gelecek şehirleriyle ilgili tasvirlerde kocaman bir kalkan, yada bir baloncuk tarif edilirdi, şimdi ise korunduğunuzun farkında değilsiniz, görünürde her şey aynı.
Kapsülüm yere doğru yavaşça süzülerek beni çeperlerinden aşağı doğru sakince bırakıyor. Kapsülüm diyorum ama bana ait bir kapsül yok aslında, kişisel bilgi ve iletişim implantınızdan talep ettiğiniz anda bir tane sizi alıyor. Şimdi İstiklal’de yürüyorum, 50 yıl önceki fotoğrafları hatırlıyorum, insanlar gene aynı şekilde yürüyor ama giyimde, çevrede, mağazalarda gözle görülür farklar var.
Bir de şu havada asılı duran, sağdan soldan çıkan reklamlar var tabii ki, sinir bozucu dereceye ne zaman ulaşacaklar bilmiyorum. Dedem anlatırdı, eskiden Kadıköy’de Yazıcıoğlu diye bir yer varmış, oraya doğru ilerlerken sağda solda bekleşen insanlar “abi cd lazım mı, her türlü porno var abi, cd program dükkandan buyur bak abi” şeklinde sizi rahatsız eder dururlarmış. Bu reklamları görmeye ömrü yetmedi ama o kadar iyi tasvir etmişti ki şu anda ne anlatmaya çalıştığını çok iyi anlıyorum.
Bir cafe önünde duraklıyorum, bir fincan çay ve bir sigara içmeden daha fazla ilerleyemeyeceğimin farkındayım. Sanal cafe mekanına girip renkli saydam masalardan birine oturuyorum. Siparişimi küçük bir ekrandan giriyorum ve bir dakika sonra çayım geliyor. Dünyayı kurtarmak adına artık sigaranızı içerken başınızın ve sigaranızın etrafında bir çeper oluşuyor, gene görünmez, dumanın kıvrımlarının bu çepere çarpıp bozulduğunu görüyorum, hayatlarımızın kaotik ama sağlıklı düzenleri de bu çeperlere çarpıp bozulma yoluna gidiyor.
Gözümün önüne çıkıp 2sn sonra kaybolan ve hala kovboyundan vazgeçmemiş marlboro reklamı tepemi attırıyor. Çıkıyorum dışarı, geleceğin ışıltılı dünyası yoktu ortalıkta, şeffaflıktı sonuç, bir zamanlar katılarla kurgulanmışları korumak için gösterilen çaba anlamlı mıydı yoksa anlamsız mı? Üflediğimizde yok olacak bir dünyada yaşamak güzel olur mu acaba? İyice kendimden geçmiş, aklımdaki bin bir sorunun beni çökerttiği bir durumda bir kadın gördüm duvarın kenarına çökmüş, kafasının üstünde sesli bir mesajın takılıp kaldığını fark ettim, lanet reklamlardan biri kafayı yemiş, sürekli tekrarlayıp duruyordu. İnsanlar ilgisiz, yan gözlerle ona bakıp devam ediyorlardı. Yaklaştım yanına ve reklamın lanet çipini söktüm yerinden. Seslerin kesildiğini fark eden kadın yavaşça kafasını kaldırdı, benimle göz göze geldi. Ağlamıştı belli ki, çok uzun süredir bu haldeydi. O’nu yavaşça kaldırdım, sarıldı bana kalan kuvvetiyle. İşte sonunda sistemin zayıf düşürdükleri bizler bir araya gelmiştik. İmplantımdan bir kapsül çağırdım, bizi yavaşça saran kapsülün içinde yükseldik, umut işte böyle beklenmedik bir anda kapımızı çalabiliyordu. Umudum kollarımın arasındaydı.











No comments yet
Bu makale için yorumlar beslemesi